Hacı Hüseyin Kılınç

Hacı Hüseyin Kılınç

Avukat

Olağanüstü Hal

A+A-

Türkiye kesintisiz bir olağanüstü hali yaşıyor. Erdoğan 2014 yılında ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde halkoyu ile seçimi kazandığında Türkiye olağanüstü hale giriş yapmıştı. Anayasaya göre olağanüstü hal rejimine geçilmemişti, ama siyaset olağanüstüleşmişti. Halkoyu ile seçilen Erdoğan anayasal olarak sahip olmadığı yetkileri kullanmaya başlamıştı. Bir süre sonra Anayasa tanımazlık öyle bir noktaya gelmişti ki Bahçeli anayasanın fiili hale uydurulması gerektiğinden söz etmeye başladı. Yani devletin başı olarak anayasal düzeni korumak ve kollamaktan sorumlu olması gerekli yer fiili olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmıştı.Türkiye'nin onu anayasal düzene uydurması gerekirken anayasal düzen fiili olarak rafa kaldırılmış ve iş resmi olanın fiili olana uydurulmasına kalmıştı.

Darbe teşebbüsü işleri hızlandırmış ve zemini elverişli hale getirmişti. Mevcut Anayasaya dayanarak olağanüstü hal ilan edilmiş resmi olarakta Türkiye olağanüstü bir rejime geçiş yapmıştı. Ancak olağanüstü hal hukuksuzluk demek değildi. Olağanüstü halin nasıl uygulanacağı anayasada ayrıntılı olarak düzenlenmişti. Ama anayasa mahkemesi önceki içtihatlarından dönerek siyasal iktidarın çıkardığı olağanüstü hal kararnamelerini inceleme yetkisi olmadığını söylediği an Türkiye hukuk devletinin rafa kalktığı bir ülke haline geldi. Darbenin yarattığı olağanüstü hal ile ülkeyi yönetmeye alışmış iktidar bu keyfiyeti kalıcılaştırmak istediğinde arzuladığı şey sadece rejimi dönüştürmekle sınırlı değildi.

Siyasal iktidar ayrıca olağanüstü bir devlet biçimine geçiş yapmak istiyordu. Olağanüstü devlet biçimlerini Poulantzas Bonapartizm, Diktatörlük ve Faşizm olarak sınıflandırmıştı. Bonapartizm orjinalinde modern sınıfların yani burjuvazi ile işçi sınıfının yenişemediği ve birbirine kesin bir üstünlük sağlayamadığı hallerde mevcut kargaşaya son vermek ve düzeni garanti altına almak için bir kişinin olağanüstü yetkileri tek başına ele geçirdiği ve kullandığı devlet biçimiydi. Gramsci bunun daha sert biçimine Sezarizm diyecekti. Savaşlardan muzaffer çıkan Sezar senatoya dayalı Roma Cumhuriyetine son verecek ve kişisel yönetimini kuracaktı. Bonapartizmi sadece modern sınıflar arasındaki bir yenişememe halinden çıkarıp çerçevesini daraltarak iktidar bloku içindeki yani hakim sınıflar arası koalisyonun yarattığı yönetim krizlerini gidermenin yönetim teknolojisine de indirgeyebiliriz.

Faşizm tartışmasına burada girmeyelim. Diktatörlük ise daha çok askeri biçimiyle tahlil edilip sınırlandı. Klasik faşizm gelişmiş kapitalist toplumların başına musallat olan ve lümpen proleterya ile küçük burjuvazinin kitlesel aktif desteğini alırken kapitalizmin tam gelişememiş olduğu yerlerde ordu kendini düzenin koruyucusu sayarak iktidara el koyuyordu. Bu hale faşist diktatörlük denilmesi bir özensizlikti. Faşizm zorun herşeyi belirlemesi anlamında zaten bir diktatörlüktü, ancak buna indirgenemezdi. Faşizm kitlelerden destek alır ve mitik ideolojileri canlandırırdı. Askeri diktatörlükler düzeni yeniden rayına koymakla kendini sınırlandırırken kalıcı olmayı hedeflemezlerdi. En uzun solukluları Franko ve Salazar'ınki olmuştu. Ama hepsi olağanüstü devlet biçimleriydi.

Türkiye'de bu tartışmalar entelektüel mecralarda çok sınırlı yapıldığından ve işin kolayına kaçıldığından olağanüstü devlet biçimi düzeyinde değil daha çok rejimin otoriterleşmesi bağlamında ele alındı. İktidar otoriter bir üsluba ve tavra kayıyordu ve ölçü liberalizm alındığından bundan her uzaklaşış otoriterlikle açıklanıyordu. Marksist devlet analizleri rafa kaldırıldığından siyaset bilimciler kendi avadanlıkları ile tartışmaya dahil oluyor ve rejimin dönüştüğünden sıkça söz edilirken devlet biçiminde yaşanılan değişim gözlerden kaçıyordu. En fazla rekabetçi otoriterlik eşiğine kadar gelinildi. Üzerindeki tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen muhalefete tahammül edildiği ve seçimlere girmesine izin verilerek siyasal rekabet sözde de olsa devam ettiği için rejim rekabetçi otoriterlik olarak adlandırıldı.

Siyasal süreçlere değil hukuksal süreçlere odaklananların ise karşısına çıkan manzara ikili bir hukuktu. Bir yanda normal hukuk işlerken diğer yanda siyasal iktidarın muhaliflerine karşı seçmeci bir biçimde uyguladığı hukukun alanı sürekli genişliyordu. Bu tartışma hukuk pratiğinden devlet düzeyine yükseltildiğinde norm ve tedbir devleti karşımıza çıkıyordu. Devlet ikili bir hale, ikili bir karaktere bürünmüştü. Norm devlet hukuka ve kurallara sadık iken tedbir veya önlem devleti kendini onlarla sınırlamıyordu. Ama egemenlik bölünmez ve sadece kolllara ayrılır ve işlevsel bir farklılaşmaya uğrarsa ikili devlet bu soruya bir yanıt veremiyordu.

Eğer bir ülkede bir yargıç sürekli kılık değiştirerek gerektiğinde siyasal görevler gerektiğinde yargısal görevler üstleniyor ve bu konuda sanki hiçbir şey olmamış ve herşey normalmiş gibi davranılıyorsa o yerde çoktan olağanüstü hale geçiş yapılmış ve sadece rejim değişmekle kalmamış ve devlet biçimi de olağan olmaktan çoktan uzaklaşmıştır. Mesele parlamenter rejime yeniden dönmek ve olağanüstü hale son vermekle sınırlı olmayıp bu geçişler anayasanın sunduğu imkanlar içinde yapılmaktadır. Dolayısıyla parlamenter rejim olağanüstü rejim biçimini kendi içinden üretmektedir. Olağanüstü hal Benjamin'in dediği gibi bir kesinti bir süreksizlik değil olağanın varoluş biçimidir. Siyaset ve özellikle burjuva siyaset prosedür ve rutinleri gerçek siyasetin yerine ikame ettiğinden ve alışkanlıkları bu düzeyde oluştuğundan olağanüstü koşullara uyum sağlamakta zorlanır ve bocalar. Parlamenter ezberler içinde ne olağanüstü hali ne önlem devletini ne de kutsadığı parlamenter rejimin diktatoryaya yatkın bünyesini kavrayabilir. Kitlelerin örgütlü olmadığı, bağımsız örgütlenmelerin hiç varolmadığı, olanların ise yozlaştığı bir yerde olağanüstü hali anlayabilmek ve siyaseti buna göre ayarlayabilmek, ancak içinden geçilen eşiğin hakkını verebilmeyi ve gerçek bir olağanüstü hal bilincini gerektirir.

Önceki ve Sonraki Yazılar