Teopolitika (2)
Pozitivizme iman edenler için din bilim karşısında ergeç yenilecek bir hurafeler yığınıydı. Dolayısıyla din tarihsel olarak kaybedecek taraftaydı. Laikler için ise din yine modernite karşısında aşılması gerekli bir uğraktı. Kapitalizmin şeyleştirici gücü karşısında hiçbir kutsalın ayakta kalma şansı yoktu. Çünkü kapitalizm Weberci anlamıyla dünyanın büyüden arındırılması demekti. Kapitalizme gelinceye kadar ve uzun süren ortaçağlar boyunca hakim düşünce biçimi mitik düşüncenin bir varyantından başka birşey olmayan dindi. Reformasyon ile birlikte rasyonel düşüncenin sınırları içerisine alınan din önemli ölçüde büyüden arındırılmış ve akılcılaştırılmıştı. Dinin bu şekilde akılcılaştırılması dünyanın büyüden arındırılması ile birlikte ilerlediğinden Batı bir kültürel şizofreniye yakalanmamıştı. Maddi süreçlerde yaşananlar ile zihinsel süreçler birbirine paralel ilerlemiş Batı-dışı toplumlarda karşımıza çıkan kültürel yarılmalara rastlanılmamıştı.
Batı-dışı toplumlar kapitalizme doğal yollarla bir geçiş yapmadı. Bu toplumların büyük çoğunluğu kapitalizm ile sömürgeci ilişkiler üzerinden tanıştı. Bu ilk tanışmanın etkisi oldukça travmatikti. Kendi geleneksel yapılarına oldukça güveniyorlar ve hatta bir kibrede kapılıyorlardı. Kapalı dünyalarının dışına çok çıkamadıklarından bir mukayese imkanından da yoksundular. 15.yüzyıl için uygarlıkların karşılaştırmalı bir mukayesesini yapmış olsaydık eğer batı içlerinde en silik olanı sayılırdı. Çin kendine yeterliğinden memnundu ve başka dünyaları çok merak etmiyordu. Ming hanedanı dönemindeki Çin donanması Portekiz ya da İspanyol rakipleri karşısında açık bir üstünlüğe sahipti. Bu yüzyılda ilk defa Çin dışına çıkan amiral Zheng He'nin donanması her açıdan üstündü. Ancak He bu seyahatleri gittiği yerleri fethetmek ve sömürgeleştirmek için yapmamıştı. Amaç dünyaya hakim olmak değil imparatorluğun haşmetini göstermekti.
Aynı yüzyılda Osmanlı'da başlardaki fetrete rağmen kesintisiz bir büyüme sürecine girmiş ve yaşayan Roma'nın başkenti fethedilmiş ve bazı tarihçilere göre Osmanlı Roma mirasını devralmıştı. Orta Avrupa'nın düzlükleri Osmanlı nal seslerini işitmeye alışmıştı bile. Mısır ve Suriye'de Memlükler hüküm sürüyor ve İran platosu kuzeyden inecek yeni sahiplerini bekliyordu. Batı'da ise daha ne Descartes ne de Spinoza ortaya çıkmıştı. Ama sahne değişiyor erken Rönesans düşünürleri Tanrıya yükledikleri sıfatları doğaya atfetmeye başlıyordu. 19.yüzyıla gelindiğinde ise Batı açık üstünlüğünü tüm dünyaya kabul ettirmiş olacaktı. Batı erken modernite ile zihinsel paradigmasını yenilemişti. Yenilenen bu paradigma üzerine bilimsel keşif ve icatlar gelecek ve 18.yüzyıl sonlarına doğru ise Batı'nın tüm diğer uygarlıklar karşısında açık üstünlüğünü kesinleştirecek olan endüstri devrimi başlayacaktı.
Batı-dışı uygarlıklar ilk yenilgiyi teknik ve askeri alanda yaşadıkları için altlarından kayan toprağın ayrımına varamayacaklardı. Kendi üstünlüklerinin kibrine kapıldıklarından yenilgiyi geçici sayıyorlar ve tekniği aldıklarında işlerin düzeleceğini zannediyorlardı. Uygarlıklarının özünü din oluşturduğundan buna sımsıkı sarılıyorlar ve zihinsel bir değişime yanaşmıyorlardı. Din herşeylerini belirlediğinden dinlerini elden geçirdiklerinde herşeylerini yitireceklerini düşünüyorlardı. Geleneksel üstünlüklerinin dinden kaynaklandığına inanıyorlardı. Uygarlıklarının gücü inandıkları dinden kaynaklanmıştı. Eğer onu yozlaşmadan muaf kılmayı başarır ilk modele yeniden dönerlerse travmayı atlatacaklarına inanıyorlardı. Batı'yı sömürgeci yönüyle tanıdıkları ve bunu askeri yenilgilerle deneyimledikleri için din ayrıca bir direniş örüntüsüne dönüşüyordu.
Osmanlı'da geleneksel ulema, Çin'de mandarin sınıfı, Hintte Brahmanlar kastı dinin yorum tekelini ellerinde tuttukları için direnişinde önderliğini yapıyorlardı. Dertleri sadece dinin saflığını korumak değildi. Düzenin meşrulaştırım aygıtına hükmettiklerinden ve güçlerini dinsel yorum tekelinden aldıklarından egemen sınıfın bir bileşeni bir parçasıydılar. Aslında bildikleri dünyanın ellerinden çıkıp gitmesinden korkuyorlardı. Halk sınıfları üzerinde inanılmaz güçleri vardı. Toplumun özellikle yoksul katmanları ile organik bir ilişki içindeydiler. Camiler, medreseler, imarethane ve vakıflar kontrolleri altındaydı. Modernite bu toplumlara sınırlı bir biçimde nüfuz etmiş, kırsal dünyanın hakimiyeti altındaki bu toplumlarda şehirli sınıflar azınlıkta kalmıştı. İşlerin eskisi gibi gitmeyeceğine inanan siyasi ve bürokratik yönetici sınıfın bir kısmı ile özellikle komprodor burjuvazi ile daha geniş bir ticaret sınıfı modernitenin temsilini üstlenmişti. Bu kesimler ise hakim sınıfın söz sahibi kısmını oluşturuyordu.
Bu uygarlıklar ya Çin ve İran gibi açık işgale uğrayarak sömürgeleşme deneyiminin içinden geçmişlerdi ya da Osmanlı gibi savaş meydanlarında yenilgiler yaşasa, eski haşmetini kaybetse bile en fazla yarı-sömürgeleşecek, ancak egemenlik haklarını tam anlamıyla yitirmeyeceklerdi. Çin bir köylü devrimi ile hem işgale hem sömürgeciliğe meydan okuyacak ve Mao ile eski görkemine muhteşem bir dönüş yapacaktı. Osmanlı bir enkaz haline gelerek içinden en son genç bir Cumhuriyet çıkaracak, ancak O da özgün modernitesini yaratamadığı için yendiği ancak geçici olarak geri çekilen ve uygun iç ve dış koşulların birikmesiyle yeniden dönen güçlere teslim olacaktı. İran ise 20.yüzyılın belki de en büyük devrimlerinden birini yapacak ve yine kendi özgün modernitesini yaratma fırsatlarını bulamadığı için 50'lerde ulusalcı seküler bir kalkınma paradigmasını ıskalayacak veya 70'lerde tıpkı bizde olduğu gibi daha plebyen bir şehir gerillası kalkışmasını acımasızca bastıracak ve en sonunda muhteşem bir devrimi mollalar yoldan çıkaracak ve el koyacaktı. Nasıl mı?

