1. YAZARLAR

  2. Hacı Hüseyin Kılınç

  3. Zulme Atılan Tekme
Hacı Hüseyin Kılınç

Hacı Hüseyin Kılınç

Avukat

Zulme Atılan Tekme

A+A-

Yazılarımızda 12 Eylül'ün bir karşı devrim olduğunu söylemiştik. 12 Eylül'ü bir karşı devrim olarak görmediğimiz taktirde olanı biteni anlayabilmemizde mümkün olmayacaktı. 12 Eylül eğer bir karşı devrim idiyse ülkede bir devrimin eşiğine gelmiş demekti. Çünkü Türkiye'nin 12 Eylül arifesinde yaşadığı tam bir devrimci duruma karşılık geliyordu. Devrimci hareketlerin kendileri bu hakikatin ne kadar farkındalardı elbette tartışılır, ancak hiç tartışma götürmez bir başka hakikat karşı devrimin bunun farkında olmasıydı. 12 Eylül'ün yapmak istediği de ülkenin bir daha devrimci bir durumun içine girmesini önleyecek tedbirleri almaktı. Devrimci hareketlerin birçoğu 12 Eylül'ün bu planlamasını öngöremedi ve bu nedenle de yaşanacakları geçici bir dönem olarak hesapladı. Tıpkı 12 Martta olduğu gibi devrimci hareket kısmi bir yenilgi yaşayacak, ancak en az zayiat ile durum atlatıldıktan sonra kalınan yerden, ama bu defa daha güçlü olarak yola devam edilecekti.

12 Eylülcüler karşılarında güçlü bir direniş bekliyorlardı. Hem darbenin olgunlaşması için gerekli koşulların oluşmasını beklemişler hem de karşılarında direnecek güçlü bir devrimci hareket ummuşlardı. Yani devrim ile karşı devrim cephelerinin beklentileri birbirinden çok farklıydı. Bu nedenle 12 Eylülcüler hedeflerinin üzerine hesaplayarak ve tedirginlikle yürüdü. Sendikacılar Selimiye'nin önünde teslim olmak için kuyruğa girdiğinde dağın fare doğurduğu anlaşılmıştı. Ne burjuva siyasal partilerin ne de işçi sınıfının direngen sendikal yapılarının direnmeye niyeti yoktu. Bunların dışındaki yapılar ise güçlü bir direnişi örgütlemek yerine ya geri çekilip kadrolarını korumayı ya da uzun vadeli bir direniş için güçlerini yeniden organize etmeyi önlerine koymuştu.

Yıl bittiğinde taşlar yerine oturmuş ve karşı devrimin kazanacağı anlaşılmıştı. Tüm devrim karşı devrim diyalektiğinde olduğu gibi eğer devrim muzaffer olamamışsa karşı devrim zulmü ve acımsızlığıyla gelirdi. 12 Eylül Türkiye'yi tam bir işkencehaneye, cezaevine çevirmişti. 12 Eylülcüler faşizmlerine sözde bir Bonopartist hava verebilmek için hem radikal faşist sağı hem de devrimcileri hedef almıştı. Yapılan bilindik bir kurmay taktiğiydi aslında. Ne sağ ne de sol hedef alınmış, amaçlanan sadece memlekete yeniden can ve mal güvenliğini getirmek olmuştu. İç savaşın ve katliamların yoğunluğunun arttırılması ile kitleler zaten bir korku cenderesinin içine çekilmişti. İç savaş artık kimsenin can güvenliğinin kalmadığı bir ortamda yaşamak demekti. İnsanlar önce canından bezecek ve en sonunda güçlü ve ayakta kalan kim ise ona tereddütsüz teslim olacaktı.

şunu diyen bir yazı 'DEVRİM KARTALI Remzi Basalak Derleyen: Derleyen:ŞabanBudak Şaban Budak EDİVEREN AYINLARI Baskı Baski Baski ikinci ikinci' görseli olabilir

Yıl döndüğünde ve direniş istenilen düzeyde geliştirilemediğinde korkudan sinen halk 12 Eylülcülere teslim olmuştu. 12 Eylül böylece planlamasının ilk hedefine ulaşmıştı. Toplumun direngen unsurları sindirilmiş ve halk üzerine gelen tufanın geçmesini beklemeye başlamıştı. Nihai amaç toplumun bütün ilerici birikimini yok etmekti. Kitlelerin daha iyi bir yaşam umudu yok edilecek ve bunun için örgütlenmeye, hak aramaya gerek olmadığı kanaati yerleştirilecekti. Türkiye halkının haysiyetine sahip çıkmak için sahip olduğu bütün edinimlerine karşı bir savaş başlatılmıştı. Örgütlülük, dayanışma, ortak hareket etme kısaca kolektif bir fail olabilmek için gerekli tüm habituslar yok edildi. Amaçlanan herkesin burjuva bencilliğini kabullenmesi ve buna teslim olmasıydı. Değerlere savaş açılırken yapılan özgürlük olarak sunuluyordu.

Savaşın en ön cephesinde devrimciler olduğu için öncelikle onlar hedef alındı. Çünkü devrimcilik burjuva bencilliğinin reddiyle başlıyordu. Ortak yaşam, ortak değerler ve halkın örgütlü gücü bir devrimcinin tüm yapıp etmelerinin nihai uğrağıydı. Devrimciler yenildiğinde karşı devrim hedefine ulaşacak ve toplum üzerinde yapmayı tasarladığı ameliyelere karşı koyacak bir direnç merkezi kalmayacaktı. Teslimiyet önce onlara dayatıldı. Kitapları bir suç eşyası gibi teşhir edildi. Devrimciler uzun işkenceli sorgulardan sonra, yorgun ve bitkin halleri ile basının önüne çıkarılarak devrimciliğin en yüce insan etkinliği olmadığı bilakis ödenen bedellerin karşılıksız kaldığı, kimsenin dönüpte sahip çıkmadığı nafile bir uğraş olduğu ispatlanmaya çalışıldı. Uğruna acılar çekilen, kahırlara katlanılan devrimcilik halkın ilgisiz kaldığı boş bir uğraştı.

Daha çok adliyeye sevkten önce, yoğun işkence seanslarının akabinde yapılan teşhir ile amaçlanan devrimciliği gözden düşürmek ve halka korku salmaktı. 12 Eylül'ün etkileri hafiflese de bir karşı devrim propaganda yöntemi olarak devrimcilerin basının önündeki bu teşhiri uzun süre devam etti. Ancak tıpkı en zor anlarda bir hakikat anın gelip çatması ve her şeyi aydınlatmasında olduğu gibi bu karşı devrimci propaganda da hiç beklenmedik bir anda bir tekme ile tarumar olacak ve uzun süren bu aşağılık işe kolluk son vermek zorunda kalacaktı. Bunu yapan bir hemşerimiz ve kendilerini ihtilalci komünistler olarak adlandıran ve 12 Eylül zulmüne bir bütün olarak direnmenin onurunu taşıyan bir yapının bir militanı olacaktı. İşte aşağıda kapağının görselini sunduğumuz bu kitap o tekmeyi atan ve akabinde katledilen bir devrimciyi anlatıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar