10 Mayıs: Anne Demek
Bir Gülün Kokusunda Saklı Kalan Ömürler
Mayıs ayıydı,
Adana’nın güneşi yine erkenden düşmüştü sokakların üzerine. İnsanların telaşı, araçların uğultusu, hayatın bitmeyen koşuşturması içinde kimsenin fark etmediği bir yerde zaman ağır ağır yürüyordu.
Bir huzurevinin sessiz koridorlarında,
Kapının önünde duran yaşlı çınarlar gibi, sandalyelerine yaslanmış anneler vardı içeride. Her birinin saçlarında bembeyaz olmuş yıllar, gözlerinde ise kimselere anlatamadıkları özlemler saklıydı.
Kimi oğlunun çocukluğunu düşünüyordu.
Kimi kızının örgü saçlarını.
Kimi de yıllardır açılmayan bir kapının sesini bekliyordu.
Çünkü anne olmak, biraz da beklemekti.
Bir ömür evladının ateşini düşürmek için sabahlayan ellerin, gün gelip kendi yalnızlığına sarılmasıydı anne olmak.
Kendi aç kalıp evladını doyurmak, sonra bir gün sessiz bir odada eski bir fotoğrafla konuşmaktı.
İşte o gün,
10 Mayıs’ın yüreğe dokunan sabahında, huzurevinin kapısı açıldı.
Ellerinde güller vardı gelenlerin.
Ama aslında getirdikleri şey gülden çok daha büyüktü: Hatırlanmak.
Mehmet Tatlı ve beraberindekiler yaşlı annelerin ellerini tek tek öptü. Kimi şaşkınlıkla baktı, kimi gözlerini kaçırdı ağlamamak için. Çünkü bazı insanlar yıllardır ilk kez bir “anne” sıcaklığıyla karşılaşıyordu.
Bir köşede oturan yaşlı bir kadın, titreyen elleriyle aldığı gülü kokladı uzun uzun. Sonra gözlerini uzaklara dikip sessizce konuştu:
“Evladım, Gül kokusu insana gençliğini hatırlatıyor ”
İşte o an, koridordaki herkes sustu.
Çünkü bazen bir cümle, insanın bütün ömrünü anlatmaya yetiyordu.
Başka bir anne ise yavaşça doğruldu sandalyesinden. Gözleri dolu doluydu. Dudaklarından çıkan o söz, duvarlara çarpıp herkesin içine işledi:
“Ben gençliği biliyorum, Ama siz yaşlılığı bilemezsiniz ”
Ne kadar ağır bir cümleydi bu.
İçinde yalnızlık vardı.
Hasret vardı.
Beklemek vardı.
Bir pencere önünde akşam olmasını seyreden annelerin sessizliği vardı.
O an herkes anladı ki;
Yaşlanmak, bedenin yorulması değilmiş sadece,
Asıl yaşlılık, unutulmakmış.
Halbuki anneler unutulmazdı.
Çünkü bir insanın dünyaya açılan ilk kapısı annesiydi.
İlk ninnisi.
İlk duası.
İlk gözyaşı.
İlk merhameti.
Anne demek; eve sinen ekmek kokusu demekti.
Gece üstünü örten görünmez el demekti.
Sen üşürken titreyen yürek demekti.
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, annesinin sesini duyunca çocuk olurdu.
Huzurevindeki anneler o gün sadece çiçek almadılar.
Bir günlüğüne de olsa yeniden hatırlandılar.
Yıllardır susan yüzleri konuştu.
Gözleri güldü.
Duaları göğe yükseldi.
Koridorlarda bir annenin duası yankılanıyordu:
“Allah evlat hasreti vermesin ”
Çünkü bazı anneler için en ağır şey ölüm değildi.
Unutulmaktı.
Akşam olurken güneş huzurevinin pencerelerine vurdu.
Yaşlı anneler ellerindeki gülleri başucuna koydu.
Belki o gece uzun zaman sonra ilk kez yalnız hissetmediler kendilerini.
Adana’nın sıcak Mayıs akşamına bir gerçek daha karıştı:
Bir toplum annelerine ne kadar sahip çıkıyorsa, o kadar insandır.
Çünkü anne sadece bir insan değil; bir ömrün duasıdır.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.