Hacı Hüseyin Kılınç

Hacı Hüseyin Kılınç

Avukat

İtirafçılık

A+A-

İtirafçılık bizdeki yaygın kullanımıyla zoru görünce çözülmek veya dağılmak demek. Bizdeki kullanımı pişmanlığa eskilerin söyleyişiyle nedamete benziyor. Şunu söyleyebiliriz itirafın batıdaki ve şarktaki kullanımları ve içerdiği

şeyler birbirinden çok farklı. Batıda ciddi bir itiraflar literatürü var. Augustinus ile başlayıp Rousseau'da zirvesine ulaşan bir itiraf gelene

ği var. Bu gelenek Hıristiyan etkisiyle malul. Çünkü bu inanışa göre insan dünyaya bir günahkar olarak geliyor ve günahlarından arınmasının yolu itiraftan geçiyor. Günahın kökeninde yasak meyveyi yemek ve cennetten kovulmak var, ama asıl günah İsa'nın yaşadıkları karşısındaki kayıtsızlıktan kaynaklanıyor.

İsa çektiği çileyi, yaşadığı eziyeti Hıristiyan mitolojisine göre insanlık adına çekmiş ve yaşamıştı. Bir tür insanlığın kefaretini üstlenmişti. Ancak bu eziyete insanlık kayıtsız kalmış ve sadece seyretmişti. İsa'nın yaşadıkları karşısında insanın bu kayıtsızlığı günahkar doğasının bir ürünüydü. İsa'nın bedeni kilise olarak zuhur edince günahlardan arınılacak yer de kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Madem doğamız gereği doğuştan günahkardık kilise bize bundan kurtulmanın fırsatını vermiş oluyordu. Bu teolojik temel itirafı kurumsallaştıracak, normalleştirecekti. Augustinus'un yaptığı bu teolojik temele yaslanarak inancı sağlam kılmaktı. İnancı zayıflatan şeylerin dökümü yapılarak inanç berkitiliyor ve saflaştırılıyordu.

Ancak bu teolojik temel kişide içe bakışı yoğunlaştıracaktı. Kişiyi sürekli günahkar doğası üzerinde düşünmeye, araştırmaya sevk edecekti. İnsan bu araştırmayı bir kez ilahi olanın nezaretinden çıkarmayı başardığında ise yapılan iş insanın sorgulanmasına evrilecekti. Bu muazzam bir ileri atılım demek olacaktı. O güne kadar kendisinden aşkın bir otoritenin karşısında sürekli hesap vermek zorunda kalan insan şimdi hesabı doğrudan kendine verecekti. Kendi sınırları, hudutları ve limitleri başlıca uğraşı olacaktı. Bu mirasın dönüşümü ile eleştiri ve özeleştiri dediğimiz daha seküler bir mekanizma ortaya çıktı. Rousseau'nun İtirafları bu saydığımız gelişmelerin bir ürünüdür. Artık kutsal halesinden sıyrılan insan ne ise odur. Kendisine her hangi bir nesneye bakabildiği gibi bakma kudretine erişmiştir. Buna insanın doğallaştırılması da diyebiliriz. Veya insanın keşfi.

Batının ileriye doğru muazzam atılımının sırrı da buradadır. İlk defa insan denilen kategori keşfedilmekte ve ortaya çıkmaktadır. Kutsal halelerinden arınmakta ve soyunmaktadır. Aklını kullanma cesaretini buradan alabilmektedir. Bilindiği gibi Kant bu çağrıyı yapmıştı. Çağrının muhatabına ulaşması için yapılması gereken ilk iş korkudan arınmak, cesur olmaktı. Halbuki bütün mutlakiyetçi düşünürlere göre insanın en bariz vasfı korkuydu. Cesaretin önündeki en temel engel oydu. İnsan korkularını yenemeden, korkularından arınamadan nasıl cesur olacaktı ki? Akıl denilen yeti veriliydi. Ancak korkular tarafından esir alınmış, prangaya vurulmuştu. Prangasından kurtulabilmesi için insanın yeniden keşfine ve korkularından arınmasına ihtiyaç vardı.

Demek korkunun olduğu yerde bireyde ortaya çıkamıyor, gelişemiyordu. Korkunun kaynağında ise kontrol edilemeyen, denetlenemeyen güçler vardı. Bir sözleşme kuramcısı olarak Roussseau kendinden öncekilerden farklı olarak doğa durumunu korkunun üzerine temellendirmemişti. Rousseau için doğa durumu masumiyetin simgesiydi. Mülkiyetin olmadığı böyle bir yerde insan kendisi kalabiliyordu. Ancak, mutlakiyetçi denilen sözleşme kuramcıları için doğa durumu korkunun kaynağıydı. Ancak devlete sığınılarak korku aşılabilir ve kontrol edilebilirdi. Güvenlik karşılığında doğa durumundan çıkılıyor fakat korku jenaratörü çalışmaya devam ediyordu. Despotik devlet uyruklarından güvenlik karşılığında itaat istiyordu. Hayatta kalmanın karşılığı ödenen bedeldi bu.

Korku gibi temel bir unsur veya vektör siyaset teorisinin kuruluşunda merkezi bir yerde olmasına rağmen giderek bu konumundan uzaklaştırıldı, dışlandı. Siyaset teorisi insanın keşfini yurttaşın keşfine doğru ilerletti ve geçmişine kalın bir perde çekti. Kaynağında korkunun olduğu despotizm kuramları gündemden düştü. Korku ve kaynağında korkunun olduğu despotizm söylemi uzak bir geçmişin tozlu raflarında unutuldu. Kant aklı özgürleştirmek istiyordu ve aklı zapteden despotik yapılar karşısında burjuvazinin buna ihtiyacı vardı, ancak akıl bir kez özgürleştiğinde tıpkı şişeden çıkan cin örneğinde olduğu gibi aklı boyunduruk altına alabilmek mümkün olamayacaktı. Bunun için korku jenaratörünün yeniden çalışması gerekecekti.

Önceki ve Sonraki Yazılar