Nato Zirvesinin Ardından (6)
İkinci savaş sonrasında Avrupa'nın başbelası sayılan Almanya tümüyle silahsızlandırılmış ve Sovyet 'tehditi' karşısında kıtanın güvenliği ABD tarafından üstlenilmişti. Bu gelişmelerin tamamı ABD emperyalizminin kıta üzerindeki hegemonik gücünü pekiştiriyor ve kıtayı güvenlik açısından ABD'ye bağımlı hale getiriyordu. Özellikle Almanya askeri gücünün minimize edilmesini kaynaklarını kalkınmaya ayırmak suretiyle stratejik bir avantaja çevirdi. 60'ların sonunda yıkılan Avrupa ayağa kalkmayı başarmış ve bir iktisadi güç olarak dirilmişti.
Kıta soğuk savaşın sona ermesi, komünizm tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte liberal bir barış çağının başladığına inanarak kıta güvenliğini ittifak içinde ABD'ye bırakmaya devam etti ve asıl motivasyonunu iktisadi ve siyasi bir birlik olmasını tahayyül ettiği AB'ye verdi. Avrupa, ABD'nin ardından bir iktisadi dev haline gelmişti, ancak askeri ve siyasi gücünün yetersizliği nedeniyle bir türlü küresel bir güç haline gelemiyordu. Küresel güç olabilmek için gerekli olan ufuktan yoksundu. Savunmaya kaynaklarını ayırmaması ve bu işin külfetinin ABD tarafından üstlenilmesi kıta refahının en önemli dayanakları arasındaydı. Ayrıca ittifaktan bağımsız bir Avrupa ordusunun oluşturulması konusunda önemli kıta güçleri olan Almanya, Fransa ve İngiltere arasında ciddi görüş farklılıkları mevcuttu.
Daha önceki değerlendirmelerimizde de ifade ettiğimiz gibi küreselleşme çağı 2008 krizi ile birlikte sona erdi. Sona eren yalnızca küreselleşme dalgası değil, sermayenin, hizmetlerin sınırsız akışına dayalı liberal enternasyonalizmdi. Bu çağ sermaye üstünlüğüne dayalı, ulus devletleri geri plana iten ve teritoryal çekişmelerin artık geride kaldığına inanılan bir dönemdi. Ama kriz emperyalizmin klasik paylaşım kavgalarını yeniden önplana çıkaran bir dönemi başlatmıştı. Dünyanın jandarmalığını elinden bırakmak istemeyen ABD şu veya bu biçimde kendini bu yeni döneme hazırlayabilirken Avrıpa'nın uyanabilmesi için Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın başlaması gerekecekti. Avrupa'daki tarihsel Rus korkusu malumdu. Savaşın başlaması bunu tam bir paranoyaya dönüştürecekti.
Bir diğer kritik gelişme Çin'in yükselişiydi. Çok uzun bir süre çevre ülke olmaktan kurtulamayan Çin'in yükselişi dikkat çekiciydi. Çin kontrollü bir biçimde dışa açılıyor, fakat aynı şeyi siyasi üstyapısından esirgiyordu. Küreselleşmenin sermayenin seyyaliyetini hızlandırması ve Çin'in bu sermayeyi çekebilmek için çok avantajlı koşullar hazırlaması ülkenin kalkınmasına hız kazandırmıştı. Emeğin ucuzluğu ve kalifikasyonu Çin'e ilginin en büyük nedeniydi. 2000'li yıllara gelindiğinde Çin her yıl tekrarladığı %10'lara yaklaşan kalkınma hızı ile bir çevre ülkesi olmaktan çıkacak bir yarı çevre ülkesi haline gelecekti. Çin 2000'lerin hemen başında Dünya Ticaret Örgütüne kabul edilecek ve küresel bir oyuncuya dönüşecekti.
Çin'le ilgili muammalar bitmiyor. Küresel bir oyuncuya dönüşmüş bir Çin hegemonik bir iddia sahibi olacak mı yoksa küresel düzen içinde eşit bir muamele istemekle mi yetinecek? Çin'in kendiyle ilgili tahayyülü de yeterli değil. Asıl olarak ABD Çin'i nasıl karşılayacak? Çin'e bir vasal gibi mi davranacak yoksa Çin'in varlığını kabullenip çok kutuplu bir dünyaya rıza mı gösterecek? ABD resmi strateji belgelerinde Çin'i tehdit olarak görmeye devam ediyor ve bütün gücünü Çin'i engellemeye, yükselişini durdurmaya seferber ediyor.
Bir yanda Rus-Ukrayna Savaşı diğer yanda Çin'in yükselişi ittifak içindeki stratejik öncelikleri ve külfet paylaşımı tartışmalarını harlandırıyor. Rus-Ukrayna Savaşına hazırlıksız yakalanan Avrupa için Rus tehditi stratejik öncelik kazanırken ABD çok geç kalmadan ilgisini pasifiğe, Çin'i çevrelemeye yönlendirmek istiyor. Stratejik önceliğini Çin'e yöneltmek isteyen ABD giderek daha fazla Avrupa'nın güvenliğini kıtalı güçlere devretmek istiyor. Bunun için savunmaya daha çok pay ayırmalarını, aşamalı olarak bütçelerinin %5'e yükseltmelerini, ortak savunmaya daha fazla ilgi göstermelerini, kendisi nükleer caydırıcılık ve elektronik istihbarata yüklenirken artık Avrupa'nın kendi göbeğini kesen bir noktaya gelmesini arzuluyor. Yaşlı, hantal ve bir refah adacığı olan Avrupa için bunlar kolay dönüşümler değil hiç kuşkusuz.

