SANAT VE SİYASET
Sanatta, tüm dünyada olduğu gibi bizde de mektepli ve alaylı ayrımı vardır. Mektepliler, o sanatın eğitimini ve pratiğini eğitim kurumlarındaki uzmanlardan alarak yetişmiş diplomalı sanatçılardır. Alaylılar ise bir eğitim kurumuna gitmeden, bir ustanın yanında, usta-çırak ilişkisiyle yetişenlerdir. Diplomaları yoktur ama sanatın tozunu yutmuşlardır. Sanat dünyamızda sayıları gittikçe azalsa da çok sayıda mektepli sanatçımız yetişmiştir. Şener Şen, Adile Naşit, Kemal Sunal (sinema ve tiyatro), İbrahim Balaban (resim), Âşık Veysel, Müslüm Gürses, Neşet Ertaş (müzik) ve daha niceleri sayılabilir.
Eskiden alaylılar mekteplilerden kat kat fazlaydı, diyeceğim ama aklınıza hemen tüm sanat dalları ve binlerce kişi gelmesin. Bunun da çeşitli nedenleri vardı tabii. En önemli neden, okur yazarlık oranının çok düşük olmasıydı. İkinci bir neden ise bugün hayranlıkla izlediğimiz bazı sanat dallarına karşı, toplumsal yapının ve geleneklerin getirdiği bazı kısıtlamalardı. Bu sanatların içinde resim, batı tiyatrosu ve opera başta geliyordu. Bu alanlarda Cumhuriyet’le birlikte başlayan yenilikler, Anadolu’ya yeterince yayılamadığı için, hâlâ bir resmin önünde bir şey anlamadan dakikalarca durup boş boş bakıyoruz. Ya da Vizontele filmindeki gibi harika bir mizaha tanık oluyoruz. Filmi izleyenler anımsayacaktır. Picasso’nun tablosunu inceleyen bir vatandaş, ünlü ressamın adını “Piç Hasso” diye okumuştu.
Peki, Osmanlı’da sanat yok muydu? Vardı, vardı ama İstanbul’da saraya yakın bir avuç insanla sınırlıydı. Günah ve yasak olan sanatların yerine gelişen ve yaygınlaşan, İslami kurallara uygun başka sanat dalları vardı. Resim ve heykel yasaktı ama onun yerine bizde minyatür, hat, tezhip, ebru ve cilt sanatı gelişmişti. Tiyatro yoktu ama Karagöz ve Hacivat gölge oyunu, meddah ve orta oyunu vardı.
İstanbul’da saraya yakın bir avuç elit kesimden birkaç ressam ve şair çıkmış olsa da Anadolu’da sanatın da kadının da adı yoktu. Bu yasakların nedenini toplumsal yapıya ve geleneklere bağlamak da ayrı bir şark kurnazlığının örneğidir. Toplumun yazılı olmayan bir yasası vardır. Bu sanatlarla ilgilenenler, yaftalanır, dışlanır, ötekileştirilirdi. Bu yobazları örtülü olarak besleyen, destekleyen bir üst yapı da vardı elbette. Yakın tarihimiz bu tür katliamlarla doludur.
Bu tür davranışların arkasında iktidarını koruma ve bulunduğu konforlu alanı terk etmeme amacı vardır. Elindeki tüm güçleri, toplumu dönüştürmeye harcarlar ki oradan bir tepki gelmesin. Gelirse de cılız, baş edilebilir türde olsun. Peki, bunların sanatla kadınla ne ilgisi var diyeceksiniz. Ben de çok ilgisi var diyeceğim. Çünkü sanat, doğası gereği muhaliftir. Sanatçı, yaratıcılığını ortaya koyabilmek için kurallara bağlı kalmak istemez. Var olanı tekrar etmek yerine yeni şeyler söylemek gerektiğini savunur. Tıpkı Mevlana’nın dediği gibi,
“Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”
Yeni şeyler söylemek de eski köye yeni adet getirmek gibi görülür ve yeni yol arayanlar, yeni düşünce üretenler dışlanır, engellenir, gerekirse içeri atılır ve susturulur. Mevcut düzene, kalıplaşmış kurallara, otoriteye boyun eğenler de düzenin olanaklarından en iyi şekilde beslenir, doyurulur.
Sanat ve sanatçı açısından ele aldığım bu konu, siyaset için de geçerlidir. İşte bugünlerde yaşadıklarımız. Özgür Özel ve arkadaşları da statükoya, baskılara, dayatmalara, oldubittilere başkaldırdılar. “Ya yeni bir yol bulacağız ya da yeni bir yol açacağız!” diyerek yola çıktılar. Çözümü, “Yeni Parti” ile ortaya koydular.
Kör topal ilerleyen demokrasimize hayırlı olsun!..


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.