Siyasal Kavramı Üzerine
Sovyet düzeni çöktüğünde yalnız tarihin, yalnız ideolojilerin sonuna gelinmemişti. Aristoteles'in Politika adlı eserinde zoon politicus olarak nitelendirdiği insanın da sonuna gelmiştik. Kapitalizmin alternatifsizliğini ilan ettiği bir yerde çelişkilerin sonuna gelinmişti. Bu son anlayışı Hegelci diyalektiğin çarpıtılmış bir yorumuna dayanıyordu. Liberalizm komünizme galip geldiğine göre kolektif kimlikler geçersizleşecek, "düşmansız" bir dünyaya giriş yapılacaktı. Politik taraflar arasındaki çatışmalar sona erdiğine göre artık diyalog zeminleri güçlenecek, uzlaşma politikanın merkezine yerleşecekti. Yalnızca felsefi çelişkiler ortadan kalktığı için tarihin sonuna gelinmemişti politikanın da sonuna gelinmiş "post politik" bir çağ başlamıştı.
90'lı yıllarda bu perspektif hakim söylem haline gelecekti. Dünya tarihsel bu eğilime Türkiye'nin 12 Eylül'le birlikte içine girdiği özgün koşullar eşlik edecekti. 60-80 arasının iç savaş ortamından ve politikanın bir "düşman" inşa etme sanatı olmasından herkes kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Kuruluşundan itibaren tüm çelişkilerin adeta bastırıldığı, halı altına süpürüldüğü derin bir kış uykusuna yatmış toplum, 61 Anayasasının getirdiği nisbi özgürlük ortamının da etkisiyle Freudyen bir " bastırılanın geri dönüşünü" yaşayacak ve birikmiş tüm çelişkiler açığa çıkmaya başlayacaktı. Bu süreç politikanın en sert biçimi olan bir "iç savaş" eşliğinde yaşanıldığından toplum yorgun düşmüş ve politika konuşmaktan imtina etmeye başlamıştı. Memleketin sorunları politik değildi ve sağ-sol referansları "ortak duyu"dan uzaklaşılmasına ve kutuplaşmaya yol açıyordu. Diyalog yüceltildi, inkar edilene kulak vermek neredeyse kutsandı.
İki eğilim tarihsel olarak üstüste gelmişti. "Diyalojik demokrasi", " kozmopolit demokrasi", " iyi yönetişim", " küresel sivil toplum" keşfediliyordu. Bunların tamamı "post politik" çağın kavramlarıydı. Anti politik politika diye bir kavram bile icat edilmişti. Bu kavram ve görüşlerin tamamı "siyasal"ı kuran antagonistik boyutun inkarı anlamına geliyordu. Sağın ve solun ötesinde, hegemonyasız bir politika tahayyül ediliyordu. Siyasal kavramının içerdiği egemenlik ve antagonizma sorularından kasıtlı olarak kaçınılıyordu. Sanki egemenliğin bulunmadığı, hiyerarşilerin ve tahakküm ilişkilerinin yaşamadığı bir hayat yaşıyorduk. Felsefi düzeyde çelişkiler aşıldığında antagonizmanın da her biçimi ortalıktan çekiliyordu. Sağ ve sol kavramları ile düşünmek, hayatı açıklamaya çalışmak birini arkaik ilan etmeye yetiyordu.
Siyaseti siyasal kavramından uzaklaştıran bir döneme girilmişti. Halbuki "siyasal" toplumun kurucu unsuruydu ve kök kavramdı. Liberalizm düşmanı Carl Schmitt'e göre siyasalın ölçütü, siyasal'a özgüllüğünü veren şey dost/düşman ayrımıydı. Siyasal "onlar"a karşı "biz"in oluşmasından ibarettir. Egemen ise istisna haline karar verendir. Dolayısıyla siyasal çatışma ve antogonizmaya dairdir. Yalnızca uzlaşmanın, yalnızca diyaloğun, yalnızca mutabakatın yeri değildir. Siyasal kimlikler ve kolektif aidiyetler ancak bu sayede oluşur. Siyasal'ı etikten ve ekonomiden ayıran şey bu yönüdür. Siyasal toplumsal bütünlüğü kuran kök kavram iken siyaset işin ampirik ve organizasyonel yönüyle ilgilidir. Bu anlamda siyasal düşünmek toplumsala dair ontolojik bir bakış edinmek demektir. Çünkü siyasal alan ne rasyonel düşünen bireylerin bilgiye engelsiz erişebildikleri iletişimsel bir alandır ne de ahlaken iyi bireylerin etik arayış ve çabalarından ibarettir.
Siyasalı rasyonel bireylerin mutabakat üretme sürecine indirgediğimizde siyasalın çelişkili doğasını inkar ederiz. Çünkü rasyonel bireyler en nihayetinde evrensel bir akılla hareket ettikleri için anlaşır ve uzlaşırlar. Halbuki antagonizma çelişkilerin aşılamazlığı ve son tahlilde mutabakatın imkansızlığıdır. Antagonizmanın olduğu yerde nihai bir anlaşma olamayacağından "kararcılık" dediğimiz şey devreye girmek zorundadır. Liberalizm bireyi ve rasyonaliteyi esas aldığından siyasal'a körleşir. Kapitalizmin en has ideolojisi olarak liberalizmin güçsüzlüğü ve zavallılığı siyasal karşısındaki körlüğünden kaynaklıdır. Bu nedenle hakim sınıflar kolektif aidiyet üretme yetenekleri daha yüksek olan din ve milliyetçilik gibi ideolojilere sığınırlar.
Post politik perspektifin apolitikleştirici bir veçhesi rasyonel temelde mutabakatlar üretmek ise diğeri siyasetin "ahlaklaştırılması"dır. Siyasal biz/onlar ayırımına yaslanırken ahlak çizgiyi "iyiler" ile "kötüler" arasında çeker. Politikanın ahlaki kavramların istilasına uğraması siyasal'a karşı bir başka körleşme biçimidir. Siyaset ahlaka indirgendiğinde siyasal iyiler ile kötülerin bir savaş alanına dönüşür. Siyaseten kötü ilan ettiklerimizi ikna gibi bir derdimiz kalmaz. Onlarla bir tartışmanın zemini yaratılamaz. Bu ise siyasetin hegemonik gücünü kaybetmesi demektir. Çünkü siyasal nasıl antagonizmayı temel alırsa hegemonik siyasette başkalarını bir davaya, bir siyasete ikna etmeyi ve kazanmayı gerektirir. Siyasal düşünmek kolektif aidiyetleri güçlendirmeyi, hegemonik boyutu nedeniyle kapsayıcılığı gerektirirken siyasetin ahlakileştirilmesi yaftalamayı, peşin hükümlülüğü getirir. Bu çatışmacı boyutun yok sayılmasını, ikna ediminin gereksizleşmesini doğurur.
Bir politikanın gücü öncelikle siyasal kavramının güçlü bir kavranılışı ile mümkündür. Bu ise siyasalın antagonistik boyutunun kavranmasını gerektirir. Siyasal "çatışma" demektir ve bu çatışma bitimsizdir. O nedenle siyasalın sonunu tahayyül etmek çelişkilerin olmayacağı bir dünyayı düşünmektir. Bu ise ancak liberallere has bir serap olabilir.

