1. YAZARLAR

  2. Hacı Hüseyin Kılınç

  3. Suriye'de Dengeler Değişirken
Hacı Hüseyin Kılınç

Hacı Hüseyin Kılınç

Avukat

Suriye'de Dengeler Değişirken

A+A-

Kasım ayında yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi'nin Ortadoğu'ya ayrılan kısmı bir tercih farklılaşmasını dile getiriyordu. Amerikan dış politikasında yaklaşık yarım yüzyıl bölgeye diğer bölgelerden daha fazla ilgi gösterilmişti. Nedeni ise dünyanın en önemli enerji tedarikçisi ülkelerinin bölgede olmasından kaynaklanıyordu. Bölge hem enerji tedarik savaşlarının merkezinde yer alıyor hem de soğuk savaş döneminde Sovyetlerle yürütülen küresel güç mücadelesinin odağını oluşturuyordu. Belge işin renginin değiştiğini ve küresel ilginin artık bölgeden çekilmesi gerektiğini belirterek Körfez ülkeleriyle yapılan İbrahimi anlaşmaların sayısının arttırılmasını öneriyor, en sorunlu saha saydığı Suriye'de ise istikrarın, ancak ' Arap ülkeleri, İsrail ve Türkiye' nin desteği sayesinde sağlanabileceğini' söylüyordu. Yani, Suriye'de değişen dengeleri öngörebilmek için müneccim olmaya gerek yoktu.

ABD'nin Rojava Kürtleri ile kurduğu ilişki bu nedenlerle stratejik değil taktiksel, siyasi değil askeriydi. Kağıt üzerinde SDG'yi oluşturan güçler DAİŞ'e karşı yürütülen savaşın öncü koluydu. Ana omurgasını YPG ile Arap aşiretlerinin oluşturduğu bir ittifaka dayanan SDG, Amerikan merkez komutanlığının Suriye'de asıl hedefine ulaşıncaya kadar destek vereceği taktiksel bir ortaktı. ABD için asıl amaç Suriye'nin kendisiydi. Çünkü Baas iktidarı döneminde Suriye herşey bir yana, Batı emperyalizmi için gerçek bir başağrısıydı. Hem İsrail için en büyük tehditti hem de bölgedeki tüm İsrail karşıtı güçlerin ardındaki en büyük lojistik güçtü. Soğuk savaş dönemindeki Sovyet yakınlığı, sonrasında Amerika'nın şer ekseni ilan ettiği güçlerle yakın işbirliğine dönüşmüştü. Dolayısıyla ABD için Şam'ın başındaki iktidarın ne olduğundan öte uluslararası jeopolitikte kime yakın olduğu daha önemliydi.

Siyasette eğer herşeyi komplolar ile açıklamıyorsak, Ortadoğu gibi çok dinamik, dengelerin ve ittifakların son derece hızlı değiştiği bir yerdede asıl ilgi odağımızı aktörlerin taktiksel ve stratejik niyetlerine yöneltmemiz gerekiyor. ABD ile Rojava Kürtleri arasındaki ilişki nasıl stratejik düzeyde ve siyasi içerikte değil idiyse İsrail ile kurulan ilişkide aynı mahiyetteydi. Eğer böyle olmamış olsaydı son iki haftada yaşanılanlar yaşanılmaz ve Rojava Kürtleri Halep'teki mahallerdeki otonomilerini kaybetmez, Fırat'ın Batısındaki yerlerinden çıkartılmaz ve uzun bir süredir ittifak yaptıkları Arap aşiretleri desteklerini çekmezdi. Görünen o ki, ABD iç savaş boyunca geçici taktiksel bir ilişkilenme içinde olduğu Rojava Kürtlerinden desteğini çekiyor ve asıl yatırımını Şam'daki Şara'ya yaptığını ilan ediyor.

Şimdi Türkiye'de Anti Kürdist duygularla Rojava Kürtlerinin ricatından, yönettikleri alanların önemli bir bölümünden çekilmelerinden ve Arap aşiretlerinin onlara ihanetinden zafer havası çıkarmaya çalışanlar asıl meseleyi unutuyor. Kürtlerin kaybetmesi gerçektende Türkiye'nin kazancı mı? Suriye'de Kürtlerin kaybetmesi ve kaybederken Türkiye'nin bunda büyük bir rol oynaması ve bölge politikalarını Kürtlerin kaybetmesi üzerine kurması gerçekte kime hizmet ediyor ve kimin işine yarıyor? Bahçeli sürecin kaldıracı olan konuşmalarını yaparken kardeşliğin yeniden kuruluşundan ve ilişkilerin tarihsel derinliğinden dem vurarak bölgesel gelişmelerin ilişkileri güncellemeyi gerektirdiğinin altını çiziyordu. Kürtlerin kazanımlarına göz diken, bunu kazımayı gaye edinen ve tüm bölgesel politikalarını buna göre ayarlayan bir vizyon ile bırakalım kardeşliği Türkiye'nin güvenliği düne göre daha sağlam bir kazığa mı bağlanmıştır?

Türkiye'de herkes zafer havası içinde olduğundan kimse bu soruları sormaya cesaret edemiyor? Çünkü öyle bir şartlanma var ki, sanki Türkiye'nin ulusal güvenliğinin önündeki bir numaralı tehdit Kürtlerin varlığı? Halbuki bin yıllık tarih Kürtlerin her önemli tarihsel eşikte kaderlerini ne emperyalist güçlerle ne de bölgenin diğer halklarıyla değil Türklerle birleştirdiğini gösteriyor. Öcalan 27 Şubat tarihli açıklamasında işin detayına girmeden bunu tarihsel sosyoloji ile açıklamıştı. Yazgı birliğini oluşturan şey tarihsel sosyolojinin derinliği ve kalıcılığıydı. Ama yine, şimdi bir başka tarihsel eşikte, her zamankinden çok daha fazla tarihsel sosyolojinin birleştiriciliğine ihtiyacımız varken Anti Kürdist duygular depreştiriliyor, zafer naraları atılıyor ve Kürtlerin kaybetmesi üzerinden sanki Türklük beka meselesini halletmiş gibi ohh çekiliyor. Tekrar soralım Suriye'de dengeler değişirken, Kürtler ricat ederken, gerçekte kazanan Türkiye mi, Türklük mü? Yoksa başkaları mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar