Karadut
Yazının başlığı, “Karadut” olunca Bedri Rahmi’nin dizeleri kendiliğinden düşüyor belleğime:
“Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım karımsın.”
Bu şiiri çok severim. Girdiğim her sınıfta yeri gelmiş, okumuşumdur. O kadar çok okumuş olacağım ki hâlâ ezberimdedir. Sonraları bu şiirin kime yazıldığı ortaya çıkınca o güne kadar haklı olarak kendisine yazıldığını sanan ve gururlanan şairin eşinin düştüğü durumu, Yaşar Kemal’in dizeleri dile getiriyor sanki:
“Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
Su olsan kimse içmez,
Yol olsan kimse geçmez,
Elin adamı ne anlar senden?
Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı!”
Şimdi bilmeyenler de nedir bu Karadut şiiri hikâyesi, anlat da öğrenelim diyecektir haklı olarak. Tam anlatacakken Orhan Veli giriyor araya:
“Kim söylemiş beni
Süheyla’ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş ama kim,
Eleni’yi öptüğümü,
Yüksek kaldırımda güpegündüz?
Melahat’i almışım da sonra Alemdar’a gitmişim, öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?”
Orhan Veli “Dedikodu” yaparak beni durduramayacağını anlayınca bu kez başka bir şiiriyle beni durdurmayı deniyor:
“Bir yer var biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.”
Bu da işe yaramıyor; çünkü ben anlatmaya kararlıyım.
Şairleri ve şiirlerini kendi hâline bırakıp asıl konuya, bizim bahçedeki karaduta geleyim.
Daha düne kadar saksıda, boynu bükük duran bir karışlık fidandı bizim karadut. Kabına sığmıyor, “Beni bahçeye, toprağa dik!” diye âdeta çırpınıyordu. Geçen yıl bahçeye, duvara yakın bir yere diktim. Yaz boyu iki dalıyla yarım metreyi ancak bulan boyuyla keyfine diyecek yoktu. Akşam saatlerinin tatlı esintisinde nazlı nazlı dans edip durdu bütün yaz. Eylül sonuna doğru, ona kış boyu yetecek gübreyle kökünü besledim. Soğuktan korumak için altını toprakla iyice kapattım. Sonra da onu kaderine terk edip Adana’ya döndüm.
Haziranda yaylaya geldiğimde en çok karadut fidanını merak etmiştim. Kış boyu kara, soğuğa dayanmış; zemheriyi atlatmış, sağ salim bahara erişmişti. Bir metreye yaklaşan boyuyla ve yeşil yapraklarının arasından göz kırpan simsiyah meyveleriyle beni karşıladı. Ne ara bu kadar büyümüş de meyve tutmuştu? İncecik gövdesinde parmak kalınlığında siyah, parlak dutların sallandığını görmek şaşırttı beni. Doğanın kurallarıyla âdeta alay ediyordu; bu cılız fidan nasıl oluyor da kendinden beklenmeyen böylesine etli, tatlı ve simsiyah meyveler verebilmişti?
Karadutumuz, bir metrelik boyuna bakmadan azmiyle, çabasıyla görenleri şaşkına çevirmişti. Bir ona bakıyorum, bir de onun yanında dev gibi duran cevize, eriğe, kayısıya, elmaya ve ayvaya bakıyorum. Şaşkınlığım daha da artıyor. Ona baktıkça onun mücadelesini anlatan ne deyimler, ne benzetmeler geçiyor aklımın ucundan.
Bizim karadut, boyundan büyük işlere mi kalkışmıştı, hâline bakmadan Hasan Dağı’na oduna mı gitmişti?
Karadutumuz, çevresindeki dev meyve ağaçları arasında kabına sığmamış, onlara mı özenmişti?
Diğer ağaçlar karınca kararınca çalışırken o, canını dişine takıp canla başla çalışmıştı.
Cılız gövdesine rağmen dağları devirmiş, ufak tefek ama mangal gibi bir yürekle devlerin sofrasında kendi destanını yazmıştı.
Çok vefalıydı çook!.. Zerre miskal bencilliği yoktu. Her gün onu ziyaret ediyor, yapraklarını okşuyorum. Her ziyaretimde dallarında olgunlaşmış üç beş iri meyvesiyle karşılıyor beni. Narin dallarından meyvelerini incitmeden koparırken onun da benim gibi çok mutlu olduğunu düşünüyorum.
Karadutun iki metre ötesindeki şeftalinin boyu ise eşek kuyruğu gibi ne uzuyor ne de kısalıyordu. Karadut onun yanında dünkü çocuk sayılırdı ama meyve konusunda ona beş çekiyordu. Şeftalide ise tık yoktu. Bunca suya, gübreye bana mısın demiyor, yalayıp yutuyordu ama sonuç sıfırdı. Bugüne kadar ilaç için olsun bir tane meyve vermiş değildi. O da bu durumun farkındaydı. Utancından sesini çıkaramıyor, için için üzülüyor. Onu teselli etmek de yine bana düşüyor. Ara sıra yanına gidiyorum. Toprağını havalandırıp suyunu verirken usulca yapraklarını okşuyor, ona moral veriyorum. “Bahçeye güzellik katıyorsun. Meyvenin lafı mı olur? Senin canın sağ olsun!” diye fısıldıyorum.
Şairler de boş durmuyor, bu kez A. Kadir, kayısı ağacının dilinden bizim şeftaliye seslenince susup dinliyorum:
“Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir’in Dinekbağı’ndan.
Küçücük bir ev önünde yaşarım yapyalnız.
Yılda bir çiçek açar,
yılda bir kayısı veririm,
avuç içi kadar.”


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.