Savaşın Gidişatına Dair
1-Savaşın başlangıcında Batı emperyalizmi İran'ın erken havlu atacağını ve teslim olacağını düşünüyordu. Hava savunma sistemi çalışmayan, halkı büyük yoksulluk içinde kıvranan rejim ya içinden gelecek bir darbe ile ya da halk yığınlarının harekete geçmesiyle yıkılacak ve neticede tıpkı Venezuela'da olduğu gibi Batı emperyalizmi ile uyumlu bir rejim işbaşına gelecekti. Beklentiler ilk evrelerde bu yöndeydi. 12 Gün Savaşları sırasında geleneksel 'stratejik sabır' ilkesinin dışına çıkmayan İran'ın yine böyle davranacağı ve Rusya ile Çin'in beklenen desteği vermeyecekleri ve kendi stratejik hedeflerinden şaşmayacakları düşünülüyordu.
2-Bu beklentilerin tamamı İran'ın stratejik kabiliyetlerinin yanlış ve yanlı bir değerlendirmesine dayandığı gibi İran ile Rusya ve Çin arasındaki bağların NATO ittifakı gibi bir ittifak olduğu yanılsamasına dayalıydı. İran'ın stratejik sabır ilkesi kendi hedeflerine odaklanmayı ve kendi gündemini takip etmeyi getirdiği gibi tahriklere kolay düşmemeyi de beraberinde getiriyordu. İran kendinden açık üstünlükleri bariz olan güçler karşısında önce ayakta kalmayı, mümkün olduğunca savaşı uzatmayı, düşmanın sinir sistemlerini hedef almayı ve savaşı bir manevra savaşı olmaktan çıkartıp bir mevzi savaşı haline getirmeyi, liderliğinin öldürülmesi karşısında savaş yetkilerini aşağıya doğru dağıtmayı planlıyordu. Düşmanın yüksek ateş gücü karşısında İran elindeki silahları en seçici biçimde kullanmak ve en fazla zararı vermek zorundaydı.
3- Batı emperyalizmi İran'ı son iki yüzyılda içeriden fethetmiş ve hakim sınıfları içinde iyi örgütlenmişti. İran hem birinci hem ikinci savaş sırasında açık işgale uğramıştı. 20.yüzyıl başlarına gelindiğinde İran modern bir devlete bile sahip değildi. Devlet otoritesi merkezle sınırlıydı. Merkezin taşra ayağı yoktu. Ülkeye kapitalizm öncesi ilişkiler hakimdi. Timurlardan beri İran coğrafyasında sayısız devlet ortaya çıkmış ve Safeviler Şiayı resmi din haline getirerek otonom güçlere son vermiş ise de Kaçar hanedanlığı ile birlikte devletin toprağı üzerindeki denetimi azalmış ve bölgeselleşme öne çıkmıştı. Her bölgenin kontrolü ya ayanların ya da aşiret reislerinin elindeydi. Muhammed Rıza Şah eski bir kazak subayıydı ve 1921 darbesi ile 1941 yılına kadar sürecek Şah monarşisini başlattı. Bu dönemde bakanlıkların sayısı arttırıldı. Silahlı kuvvetlere büyük yatırımlar yapıldı. Devlet aygıtı modernleştirildi ve Şah geleneksel güçlerin ağırlığını önemli ölçüde azalttı. Şah despotizmi savaşında etkisiyle bir karşı koalisyon tarafından yıkıldı. İran meşruti devrimden sonra ilk defa görece bir demokrasi ile tanıştı. Ancak ülkenin güneyi İngilizler kuzeyi ise Sovyet etki sahasına girmişti.
4-Musaddık ulusal kalkınmacı bir çizgi izledi. Ancak emperyalizme doğrudan karşı gelemiyordu. Daha çok İngilizler ile Amerikalılar arasındaki çelişkilerden yararlanmaya çalışıyor, halk sınıflarını tam harekete geçiremiyordu. Ancak Şah ülkeyi modernleştirmiş ve kapitalizmin gelişmesinin önündeki engelleri önemli ölçüde temizlemişti. Şehirlerin etkisi artmış, işçi sınıfı ortaya çıkmış ve okul sayısının artması yeni bir orta sınıf ortaya çıkarmıştı. Ama siyaset hala dar bir çevrenin etki alanında kalmış olan bir faaliyetti. Bu çevrelerde etkilerini arttırmak için Batılı büyükelçilerden medet umuyordu. Batının İran bilgisi ya büyükelçilik raporlarına ya da şarkiyatçılığın doğuyu ataletin yani durgunluğun hakim olduğu seyahatnamelere ve antropolojik incelemelere dayandığı için İran bu gözlere üzerinde her türlü ameliyenin yapılacağı bir yer olarak görünüyordu.
5-İran devrimi gerçekleştiğinde de Batılı gözler büyük bir şaşkınlığa sürüklenmişti. Üzerinde her türlü ameliyeyi yapmaya kendilerini muktedir saydıkları bir yer 20.yüzyılın en gösterişli, en görkemli devrimini yapmıştı. Bugünde İran'a bakışları değişmiş değil. İran halkı onların gözünde bir kurtarıcıya muhtaç, kendini kurtarmaktan aciz bir halktı. Mollalar askeri olarak çökertildiğinde halk ayaklannak için fırsat kolluyor olacaktı. Bu bakış ne İran halkının ulusal kimliğinin derinliklerini anlayabilirdi ne de bir protesto dini olarak doğmul Şiiliğin İran halkı üzerindeki etkisinden haberdardı. İran ulusal kimliği çok güçlü bir geçmiş anlatısına sahipti. Her iki Şahta mollaların gücünü kırmak için bu anlatıdan bol bol yararlanmıştı. Şiiilik ise sadece İran'ın bölgesel yayıılmacılığına hizmet eden bir enstrüman olmayıp gündelik hayatın tüm veçhelerini kaplayan bir varoluş biçimiydi. Şiilik bir inanç olmakla birlikte ayrıca İran ulusal kimliğinin de kurucu unsuruydu.
6-Yine konudan uzaklaştık, ancak şu anlattıklarımızı bilmeden İran'ın gösterdiği direnci, sergilediği kararlılığı ve İran halkının sap ile samanı ayırma konusındaki sağduyusunu anlayabilmemiz mümkün olmayacak. İran emperyalistlerin üzerinde deney yapacağı bir yer değil. Halkının çok derin ve köklü bir ulusal bilinci olduğu gibi bu bilinç bir medeniyet ufkunu da içeriyor. Fars kültürü zaman içinde çeşitlenerek zenginleşmiş ve başka hiçbir kültür içinde erimediği gibi erimek bir yana başka kültürleri de etkisi altına almıştı. Fars edebiyatı, estetiği yalnızca kendi coğrafyasında değil başka yerlerde de kalıcı etkiler bırakmıştı. Emperyalizm ile ilk karşılaşmalarında yaşadıkları mağlubiyet, tanıklık ettikleri zillet bu hafızada yerleşikti. İran'ın gücü asıl olarak bu tarihten geliyordu. Devam ederiz...

