1. YAZARLAR

  2. Hacı Hüseyin Kılınç

  3. İtirafçılık (2)
Hacı Hüseyin Kılınç

Hacı Hüseyin Kılınç

Avukat

İtirafçılık (2)

A+A-

İtirafçılığın Hıristiyanlıkla teolojik yakınlığına, günah çıkarmayla ilişkisine ve Agustinius ile başlayıp Rousseau'da zirvesine ulaşan ve Sade ile devam eden İtiraf edebiyatına ilk yazıda değinmiştik. Bu yazıda önce Şarka sonra fırsat bulabilirsek konjonktürel olana değineceğiz. İtirafçılık veya pişmanlık ile nedamet getirme içiçeydi. Nedim kökünden türetilmiş olan nedamet bir kişinin, bir sözünden, bir davranışından dolayı pişman olması, pişmanlık duyması anlamlarına gelmekteydi. Nedamette vicdan mı devreye girmekte ve nedamet getiren özgür iradesiyle vicdanının sesine uyarak mı pişmanlığını bildirmektedir müphemdir. Nedamet çoğunluk bir vicdan muhasebesinden geçerek değil zorlayıcı bir dışsal gücün baskısı ile ortaya çıkmakta ve nedamet getiren kişi yapıp ettiklerinden pişmanlığını bildirmektedir.

Osmanlıda Celali isyanları dahil birçok isyanda devlet muhalifini yok etmeyi değil nedamet getirmeye teşvik etmişti. Çünkü pişmanlık bildirmek devlet otoritesini kabul etmeyi, bu otoriteyi pekiştirmeyi getirmekteydi. Nedamet getireni, getirdiği nedamet nedeniyle ödüllendirip taltif etmek devlet olmanın şanından sayılıyordu. Osmanlı bozguncu, şaki veya eşkiya dediği pekçok kişiye makam, ünvan vermişti. Ve hatta kendisine muhalif olarak Avrupa'ya gitmiş, gizli yayınlar çıkarmış muhaliflerine maddi yardımlar yapmıştı. Devletin Tahiri yorumuna göre bu husus Kerim vasıflarıyla ilgiliydi. Kerim devlet, devletin şefkatli, bağışlayıcı yüzüydü. Devlet yalnızca zorbalıkla, gaddarlıkla ayakta kalmıyordu. Muhalifini darağacına çekerek yok etmez, af dileyeni, pişmanlık bildireni Kerim olduğu için affederdi.

Devlet için toplumu her şeyden evvel bir tebaaydı. Tebaa uyruk demekti. Yani varlığı ve varoluşu devletten bağımsız olmayandı. Devlet olduğu için uyruk vardı. Diğer türlüsü yani tebaanın devletten bağımsız bir varlığı ve varoluşu söz konusu olamazdı. Tebaa tıpkı toprak gibi Sultanın özel mülküdür. Max Weber bu tip devletlere Patrimonyal veya Sultanlık diyecekti. Devletten gayrı bir sivil alanın olmadığı bir yerde hem devlet hem tebaa Sultanın özel mülküydü. Sultanın göstereceği tek hassasiyet tebaasını daire-i adliyeye uygun biçimde yönetmekti. Yönetmemesinin bir yaptırımı ise yoktu. İktidar parçalanmadığı, toplum iktidara tamamıyla dışsal kaldiğı için denetleyici organlarda yoktu. Sultanın iktidarını kullanırken hesaba katması gerekli tek ölçü adaletti, ancak bu olmadığında da Sünni devlet telakkisi gereği yapacak birşey yoktu. Çünkü bu zihniyete göre en kötü devlet devletsizliğe yeğlenirdi.

Devletsizliğe anarşi veya başıbozukluk denirdi. Bir yaşam felsefesi ve otorite karşıtlığı olarak bilinen Anarşinin Osmanlıdaki karşılığı başıbozukluktu. Yani düzensizlik, kaos veya karmaşa. Devlete gerek duyulmayan, devletin üstlendiği tüm fonksiyonların toplum tarafından da yerine getirilebileceğine dair bir inanç olan Anarşinin bu topraklarda hem modern öncesinde hem de modernlikte aynı biçimde algılanması ilginçtir. İlginçtir çünkü her tür iktidar karşıtlığının bu topraklardaki maddi temelinin cılızlığını gösterir. Halbuki köylülüğün bir küçük üreticiler deryası içinde yüzdüğü Osmanlı da diğer köylü toplumların aksine, ancak başıbozuk sayılan hareketler ortaya çıkmış, onlarda Kerim devlet devreye girdiğinde paşa ünvanı verilerek nedamet getirmiş, pişman olmuştur.

Önceki ve Sonraki Yazılar